Başlıktaki cümlenin devamını en baştan söyleyelim; kolay kolay dolacak gibi değil. Sebebi çok, cevabı yok. En azından neden olamayacağını anlamak için böyle buyrun…

Ceren Şehirlioğlu (imza renkli)

Bazen olmayınca olmuyor. Mesela skinny jean giymeye hevesli tombul kızdan hakkıyla “emo” çıkmadığı gibi, yıllardır hipster’lık müessesesiyle yenilgilerle dolu mücadelemiz de sürüyor. Çünkü malzeme belli. Bisikletle Şişhane’deki, Tünel’deki ofislerine gidemeyen reklamcılar, tasarımcılar yasta. Bırak bir Linus Libertine’e binmeyi, fixie’ye atlayıp İstanbul yokuşlarında pedala asılırken, doğduğu güne küfretmişimiz yok.

Sabah müsli yiyen kızlarımız, hâlâ Van kahvaltısına otantik bir macera muamelesi yapma eşiğini atlayamadı. Halbuki ecnebisi çoktan kinoaya terfi etti.

Twitter’da, Facebook’ta “Bu minik yavruya yuva arıyoruz”cular, kim bilir San Francisco barınaklarından kurtardıkları yaralı kuçuları Bebek Parkı’nda gezdirirken ne büyük dramaya bağlardı.

Fakat elimizde hâlâ wayfarer ve Instagram’daki Earlybird filtresinden öte malzeme yok. Daha iskele fotoğrafının üstüne aforizma yazarken Helvetica kullanmayı bilemeyen, Comic Sans’a güvenen kızla nereye kadar?

redheaded_hipster

Nerden baksan çaresizlik
Coachella’nın püsküllü crop top’larına, kroşe kroşe bikinilerine, bisikletiyle Zen olmuş, badem sütünü içmiş gelmiş güzellerine bakıp ah çeken beyler; Karaköy’deki köşelerinizden çıkın ve mutluluğu uzakta arayın. Glutensiz yaşayan, balkonunda nane yetiştiren, babaannesinin hırkasını giyen, Zeitgeist’a aklı çıkan, Lorde’u çok popisi olmadan önce bilen, karışık kasetlerini biriktiren, kakülünü kendisi ya da Makas’taki kankası kesen, bileğindeki küçük dövmesi dev hikayeli kız arkadaşınız silkelenip kendine gelsin. Ona Nicolás Dávila’nın “Orijinalliğe duyulan modernist susuzluk, vasat sanatçıların, yalnızca farklı olmanın orijinal olduğu yanılgısına düşmelerine sebep oldu” sözünü hatırlatın. Hatta anlayacağı şekilde, bir Basquiat resmi üzerine filan caps’leyip Instagram’a koyun.

Çünkü gerçek hipster yurdu Portland-Austin-Seattle üçgenindeki hayat, bizim biçki dikişe merak sarmış bebitolarımızın standardını aşmış durumda.

An itibarıyla sevgilinizin olmayı düşlediği ya da bir kısmınızın koluna takmak istediği, ünlü Yourhipstergirlfriend blogu kızlarının aldığı hizmeti, Çukurcuma’daki vintage’la telafi etmek namümkün. Hadi ana akımdan uyduracak olsalar, oradaki rüya taciri Anthropologie’nin bizdeki karşılığı oldu olacak Mudo.

O zaman ben de gerçek bir hipster gibi kahve çekirdeğine sarayım, alt notalarında vişne ve inciri, boğazımdan akarken vanilya ve söğüt ağaçlarını bulayım deseler, Starbucks’ın Etiyopya’sından Kenya’sına gider gelirler ancak.

Peki biz de çok pahalı bir şarküteriden dünya biraları işine girelim, onların Pabst Blue Ribbon’ı varsa, neden bizim de Bomonti’den öte bir içkimiz olmasın diye düşünseler, şu sıcak yaz gününde cupcupladığın iskelede Tuborg’dan uzağa nasıl gideceksin?

En makbulü belki müzik kanadından girmek, zira müzik evrensel. Açarsın Pitchfork’u, hypem.com’u; blöfçünün rehberi usulü “Kiesza çok iyi yaa”, “Cage the Elephant’ı duydun mu” türü, “Ben onları ünlü olmadan biliyordum” klasiğini yaşarsın gönlünce. Gel gör ki bunlar Portland’da, Seattle’da, Austin’de, San Francisco’da minnoş bir kulübün arka bahçesinde kavanozdan lahana kokteyli içerken keşfetmiş oluyor senin Kiesza’yı. Yine gol, yine gol!

Bari eskilere takıl. Wilco, Sonic Youth, Aphex Twin ya da Matador’dan çıkan her şeyi sev, bağrına bas; yine gönül rahatlığıyla bir plağını bulamıyorsun pasajların en derininde bile.

Çok şükür ki Karaköy’de Lomo Store açıldı, çocuklar gibi şensin; Diana’nın yalnızca kolye ucunu değil, kendisini de boynuna takabiliyorsun. Ama o da “so yesterday” olmuş annem.

Bunlar Holga kameraları bile geçeli oluyor epey. Hipster’lar tembel yaratıklar, analogla uğraşmanın gazı kaçtı hemen.

tumblr_my5fi7fNZB1qm8b2do1_1280

Bu iş zor Yonca
Kılık kıyafet bir şekilde olur da, yeme-içme meselesini halletmek için büyük kasmak lazım.

En başta, Makro Center bir Whole Foods değil. Oysa ki hayat görüşümüz, ultra tüketim harcamalarına çemkirip kuşkonmaza 10 dolar bayılmak. Çünkü aşırı organik, çünkü alınca Teksas çiftçilerinin pembe yanaklarını sıkmış gibi oluyoruz. Göçmen teyzelerin glutensiz kurabiyelerine, el emeği tote bag’lerine paracıkları bayıldıkça, kapitalizme savaş açan Don Kişotlar gibi kabarıyoruz. Ya bizim anoreksik veganlar ne yapsın? Feriköy pazarından turşuyla mı yetinsin? Pasifik kıyısı artizan kavanozlarında “chili raspberry” reçellerini daha da artizan tohumcuklu ekmeklerine sürerken, bakkaldan bir ekmek, bir kısa Marlboro mu alalım?

Hadi diyelim, annenin yazlık evinde kıç içi kadar bahçen var, hafta sonları Pegasus’a atlayıp gidiyor, biberleri seviyorsun. Community garden’larında yeşil yeşil brokoli yetiştiren, “farmers market”larda bir yandan yoga yapıp bir yandan recycled kese kağıtlarına sebze dolduranlarla nasıl yarışacaksın?

Yani demem o ki; istediğin kadar Jim Jarmusch, Gus Van Sant filmi izle, !f’e, Filmekimi’ne yıllık izninden artır git, hırkanı ör, beach’te değil çadırda yat, Elif Karakoç gibi fotoğraf çekip Flickr’a diz, Tumblr’a tilki resmi koy, 90’ların çizgi filmlerini tişörtüne bastır, Doc Martens’leri çek, suyunu bile mason jar’dan iç… Yetmiyor!

Bir Mississippi Street Fair’in, bir Fremont Market’ın, çıplak bisiklete binme günün, balina izleme yerin, marijuana festivalin yok.

Bugüne kadar yaptığın en hipster şey, Kuğulu Park’ta piyano dinlemek, Rock’n Coke’ta alternatif sahneye takılmaksa, iyisi mi Brüksel lahanası yetiştirme hülyasından çıkıp o yemek blogunu kapat. Adam gibi kebabını ye, Candy Crush’ını oyna, metrobüsüne bin.

Yoksa Türk kızının hipster’lık çilesi yürünecek yol değil Ceyms.